
BÖLÜM 2 ÖZET:
Dedektif polis memurları Caner’le Mustafa, erkeklerinde hamile kalmasını sağlayacak devrim niteliğindeki ilacı bulan Profesör Doktor Ziya Sarıoğlu’nun kliniğine onu ziyarete giderler. Ziya Sarıoğlu ise devrim niteliğindeki bu ilaç ona nasıl geldi onu detaylıca anlatmıştır.
AHHH! CANER AHH!
Ah Caner ah! Demekten kendimi alamıyorum. Nedir bu ısrar? Duyuyorsun adamı ilacın bir yan etkisi var ve çok tehlikeli! Ne yapayım? Bende senin yanında olacağım. Madem bu kadar çok istiyorsun. O gün Ziya Bey, Caner’e orada kliğinde odasında olan sedyeye uzanmasını istedi. Caner’de onun dediğini yaptı ve Caner sedyeye sırtüstü uzandı. Ben Caner’in başında ayakta kötü bir şey olacak korkusuyla yüreğim ağzımda duruyordum. Ziya Bey yanımıza elinde içi yarıya kadar şeffaf su renginde bir sıvıyla dolu enjektörle geldi. Ziya Bey, Caner’e “kolunu yukarıya doğru sıyır, çek” dedi. Caner’de ona “sağ kol mu sol kol mu?” diye sordu. Ziya Bey’de “fark etmez” dedi ve Caner üzerindeki kazağının sağ kolunu yukarıya doğru çekti ve kolunu açtı. Benim hala yüreğim ağzımdaydı. Ziya Bey, Caner’in damarına iğneyi batırdı ve ilacı Caner’in vücuduna enjekte etti. Resmen artık o ne düğü belirsiz ilaç Caner’in damarlarında dolaşıyordu. Ahh deli olacağım! Caner sana bir şey olursa ne yaparım? Değer mi? Çok çocuk istiyorsan evlat ediniriz nedir yani? Çok mu lazım bizim kanımızdan canımızdan olması? Hem de evsiz, ailesiz bir çocuğa aile, yuva oluruz. Sevaba da gireriz, nedir bu saçmalık? Ama beni dinlemiyordu, annenin bile haberi yok. Bakalım ne diyecek Şule teyze? Caner’le benim ailelerimiz iki farklı kutup adeta. Madem Şule teyzeden bahsettim, biraz daha bahsedeyim ailelerimizden bari. Caner’in annesi Şule teyze iki üniversite bitirmiş, asil ve Avrupai bir kadındır. Bir ayağı sürekli yurt dışındadır, Caner’in çocukluğu özel okullarda ve dünya turlarıyla geçmiş. Caner İngilizceyi sular seller, ana dili gibi konuşur. Hatta İspanyolcayı bile orta derecede bilir. Orta derece de dediysem mesela; La Casa De Papel dizisini ikimiz birlikte seyrederken alt yazı sadece benim için açıktır. Bazen çabuk geçip kaçırdığımda alt yazıyı, Caner’e sorardım “burada ne dedi?” diye. Bazen Caner’in bu üstün vasıfları sayesinde kendimi onun yanında yetersiz, ezik hissettiğim anlar olmuştur. Ben daha yurt içinde seyahat edemezken doğru dürüst o neredeyse tüm dünyayı gezmiş, özel okullarda okumuş, dünyanın en önde gelen iki dilini ana dili gibi biliyordu. Ben ise Türkçeden başka bir dil bilmem, liseyi bile zar zor bitirdim. Eğitin hayatım boyunca derslerle aram pek iyi değildi. Sonra işte bir şeyler oldu şans eseri polis akademisine girdim de polis oldum. Benim bütün CV’m bu kadarken, Caner ise benden kat kat üstün okulları önemli derecelerle bitirmiş, gittiği okulların hepsi bile çift dilli okullarmış. Kompleksli bir insan değilim asla! Kendimle barışığımdır, kendimi severim. Ama bazen sanki Caner’le birbirimize uygun değilmişiz gibi geliyor bana. Ailelerin farklı kültürleri, Caner’in benden zeki olması, yanında kendimi bazen yetersiz ve ezik hissetmeme sebep oluyor. Hal böyle olunca sanki bazen Caner benden daha iyisine layıkmış gibi geliyor bana, onun gibi ailesi olan, onun gibi zeki ve kültürlü bir başka erkek, sanki Caner’i benden daha fazla hak edermiş gibi geliyor bana. Ama hiçbir zaman Caner ve ailesi aradaki bu farklılıkları bana ve aileme yansıtmadılar. Son derece mütevazilikle yaklaştılar bize hep. Aradaki kültür farklılıkları hiç sorun olmadı. Benim bazen kafamda kuruntuların içine daldığım zamanlar hariç tabi. Bazen Şule teyzenin anneme biraz hafif yukardan baktığı ve annemi dengi bulmadığı oluyor. Seziyorum yüzünde, bakışlarında aileler bir araya geldiği zaman ama genel anlamda yapmıyor diyelim… Ama Caner asla! Caner az da olsa hiç annesi gibi yapmadı. Ne bana ne anneme ne de kız kardeşim Firdevs’e… Ama olsun, ben yine de seviyorum Şule teyze, iyi kadındır. Beni de sever, oğluna layık görür. Annem de sever Caner’i ve annesi Şule teyzeyi. Bir araya geldikleri zamanı kaydetmek lazım aslında bir komedi filmi sahnesi ortaya çıkabilir. Benim annem alaturka bir kadındır. Tipik bir Türk kadını, Türk annesidir. Şule teyze gibi ağır başlı, sosyetik bir hali olmadığı için ikisi yan yana bazen film olabiliyorlar. Annemin konu komşu, eltiler, görümceler dedikodu hikayeleri hiç bitmezken Şule teyze annemi nezaketle dinlerdi. Ya da dinlemeye tahammül gösterirdi. Ama bizde hiçbir zaman onların bu mütevaziliğini suistimal etmedik. Hiçbir zaman bizde aile olarak onlara karşı saygı ve ağırbaşlılık ölçüsünü kaçırmadık. Mesela ben hiçbir zaman Caner’i bulunduğu sınıf veya ailesinin parası yüzünden sevmedim. Caner’i hep Caner olduğu için sevdim, kendisini sevdim onun parasını veya statüsünü değil. Eğer ben Caner’i Caner olduğu için sevmeseydim parası veya statüsü hiç dikkatimi çekmezdi. Bunu samimi söylüyorum. Benim annem aynı zamanda çok pozitif bir kadındır, yüzünde o kocaman gülümsemesi ve kahkahası hiç eksik olmaz. Kapı gıcırtısına oynayacak neredeyse, bir roman havası çaldı mı dayanamaz mesela. Ve ben ilk olarak anneme söyledim eşcinsel olduğumu, 20 yaşındaydım o zaman. Aradan 13 yıl geçmiş. Annem her şeye rağmen olgunlukla karşıladı benim eşcinsel olduğumu, hiç yargılamadı. “Sen benim oğlumsun, seni ben doğurdum. Seni Allah bana böyle verdiyse bir bildiği vardır” demişti. O anda nasıl da rahatlamıştım, o kadar gergindim ve korkuyordum ki anneme eşcinsel olduğumu itiraf ederken, o günü hiç unutmuyorum. Hatta kendi kendime ‘bu ne cesaret? Ne yapıyorsun sen?’ deyip, defalarca içimden kendi kendimi vazgeçirmeye çalıştığımda olmuştur. Ama anneciğim korktuğumu başıma getirmedi. Ama babam! Babam eşcinsel olduğumu Caner’le birlikte olmaya başladığım sırada öğrendi daha öncesine kadar, 6 yıl boyunca ben, annem ve kardeşim Firdevs arasında kalmıştı eşcinsel olduğum, babama söylememiştik. Firdevs’le de iyi bir abi-kardeş ilişkimiz vardır. Abi-kardeş dediysem aramızda da öyle çok bir yaş farkı yok, ben Firdevs’ten sadece 2 yaş büyüğüm. O yüzden daha çok arkadaşça bir kardeş ilişkimiz vardır Firdevs’le. Ben 26 yaşındayken tanıştım Caner’le, Caner’de o zaman 28 yaşındaydı. Bir arkadaş partisinde tanışmıştık. Ortak bir arkadaşımızın doğum günü partisiydi. Birbirimizi ilk gördüğümüzde parti de birbirimizden gözlerimizi alamamıştık. Gerçekten çok hoşlanmıştım Caner’den, çok yakışıklı duruyordu. Ama onun da beni süzdüğü belliydi, fark ediyordum biraz ama yanına gitmeye yine de cesaret edemiyordum. Bir ara ben, parti bir evde partisi için balkona sigara içmeye çıkmıştım. Cebimden sigara paketimi çıkarıp çakmağımla yakmıştım sigaramı, parti akşam vakti olduğu için muhteşem şehir ışıklarının karşısında sigaramı içmeye başladım. Bir, iki nefes içtim derken balkonun kapısı açıldı ve içeriye Caner girmişti. Cebinden kendi sigara paketini çıkardı ve içinden bir dal sigara aldıktan sonra bana “çakmağını alabilir miyim?” demişti. Ben de ‘tabi’ dedim ve tekrar cebime koyduğum çakmağımı çıkarıp Caner’e uzattım, o da aldı ve sigarasını yaktı. O anda sanki kalbim duracak gibiydi, partide gördüğüm ilk dakikadan beri o çok yakışıklı bulduğum ve o yüzden aşırı gözümde de büyüttüğüm çocuk çakmağımı istemek için bile olsa benimle konuşmuştu. Caner sigarasını yaktıktan sonra çakmağı bana geri uzattı ve teşekkür etti. Bende çakmağı aldıktan sonra onun elinden ‘bir şey değil’ dedim ve çakmağı geri cebime koydum. Caner direkt sonra bana adımı sordu o anda “adın ne?” dedi. Bende ‘Mustafa’ dedim. Sonra o da “bende Caner” dedi. Klasik karşılıklı “memnun oldum” safhasından sonra Caner bana biraz kendinden bahsetmeye başladı. “Ben polisim” dedi, “cinayet masası polis dedektifi” o anda ben bir şaşkınlık yaşayarak araya girdim ve ‘ne tesadüf! Bende polisim’ dedim, ‘cinayet masası polis dedektifiyim’ diyerek de ekledim. Caner’e hangi merkezde görev yaptığını sordum. Caner bana İstanbul’a yeni tayin olduğunu ve daha önce Ankara’da bir polis merkezinde çalıştığını söyledi. Annesinin de daha önce Ankara’da uluslararası bir yayın evinin varmış. Kendisinin İstanbul’a tayininin çıktığını öğrendiği zamanlarda annesi ve babası boşanma sürecindelermiş. Sebebi ise karşılıklı anlaşarak ayılmaymış. İstanbul’a taşındıklarının birkaç ay sonrası sürecinde biz zaten Caner’le sevgiliydik ve Ankara’da branşında başarılı ünlü bir doktor olan babasının yine yaşadığı şehir Ankara’da genç bir kadınla evlendiğini duymuştuk. İkisi de çok şaşırmışlardı, Şule teyze biraz bozulmuştu ama kısa zamanda da toparlanmıştı. Şule teyze boşandıktan ve aynı zamanda oğlu şehri terk ederken, kendisi de o şehirde daha fazla durmak istemeyip yaşadığı şehri değiştirmek istemiş, tayin amaçlı İstanbul’a taşınan Caner’in peşine takılıp o da gelmiş İstanbul’a. Ankara’da olan yayın evinin merkezini bile İstanbul’a taşımış. Yani artık Şule teyzenin sahibi olduğu yayın evi İstanbul’da faaliyet gösteriyor. Caner’e sormuştum bir keresinde ‘niye polis oldun?’ diye. ‘Niye polisliği meslek olarak seçtin?’ Annenin veya babanın izinden gidebilirdin. O da bana “liseyi bitirdikten sonra bir meslek arayışındaydım. Annemin işini seviyordum ama yine de içimden başka bir mesleğim daha olsun istiyordum. Çokta özel bir nedeni yok, polislik akademisine girmek istedim. Belki de annemin bastığı romanların sadece cinayetli olanlarını okumam yüzünden katil-polis olaylarına biraz ilgiydim o zamanlar ve polis akademisi girdim.” Dedi. Caner’le o balkonda sigara içerken, biraz ailelerimizden mesleklerimizden konuşmuştuk. Konuşurken de biraz daha açılmıştık sanki, o ilk anki aşırı heyecan kalmamıştı. O kadar çok birbirimizden etkilemiştik ki, o balkonda birisi görecek korkusunu bırakıp öpüşmüştük ve Caner’le ilk öpüşmemiz o andı. Sonra o partiden ayrılıp eve gittiğim de ne Caner ne de o öpüşmemiz aklımdan çıkmıyordu. Sonradan şunu da fark etmiştim ki evde birbirimize telefon numaralarımızı bile vermemiştik. Ne olacaktı şimdi? İstanbul’da hangi polis merkezinde görev yapacaktı ki acaba? Onu bile sormamıştım. Onu bir daha görememe hayal kırıklığıyla yatıp uyumuştum mecbur, sabah işe gidecektim çünkü. Sonra sabah olup işe gittiğim de bir de ne göreyim! Caner benim görev yaptığım merkezdeydi. İlk iş günü için gelmişti. Baş komiser yeni tayin olan komiser polis memurunu bize tanıttı ve zaten ben kendisini dün akşamdan tanıyordum. O anda ikimizde şaşkınlıkla birlikte kaderin bize yaptığı bu güzel sürprize sevinmiştik. O günden sonra Caner’le hem sevgili olduk hem de birlikte katil peşinde koşan ve aynı merkezde yan yana çalışan iki iş arkadaşı olmuştuk. Sevgili olduktan kısa bir süre sonra babam sevgili olduğumuzu öğrenmişti. Caner’i annem ve kız kardeşim Firdevs’le tanıştırmak için eve davet etmiştim. İkisi de Caner’i çok sevmişlerdi. Babamda evdeydi o gün ben, annem ve Firdevs babama bir şey belli etmemeye çalışıyorduk yani Caner’in sadece arkadaşım olduğu izlenimini vermeye çalıyorduk babama karşı ve ben bunu Caner’e söylememiştim. Yani “babama karşı sadece arkadaşmışız gibi davranalım, çünkü babam homofobik bir adam” diyemedim Caner’e. Çünkü utandım, onun ailesi eşcinselliğini gayet normal karşılarken benim ailemde sadece babam sorun çıkarıyordu. Hal böyle olunca Caner sevgili olduğumuzu babamın yanında açık etti. O anda ben, Firdevs ve annem ne yapacağımızı şaşırmıştık. Babam Caner’in yanında bir şey demedi ama yüzünün aldığı şekil bağırıp çağırmasından daha beterdi. O anda benim, Firdevs’in ve annemin tuhaf tavırlarımızdan ve babamın birdenbire yüzünün aldığı şekilden Caner neler olup bittiğini biraz biraz fark etmişti. Ben o anda babamı mı düşüneyim yoksa Caner’e karşı rezil oldum onu mu düşüneyim? Caner o andan sonra bir yarım saat daha oturdu ve gitti. Sonrasında babamla hararetli bir tartışma yaşandı aramızda. Babam homofobik tavırlarından vazgeçmiyor, oğlunun eşcinsel olmasını kabul edemiyordu. Ne ben geri adım atıyordum tartışmamızda, ne de babam. Babam bana en sonunda “git bu evden” dedi. Sırf kabul ettikleri için annem ve Firdevs’e de bağırmıştı. Bende babamın beni evden kovmasıyla eşyalarımı hazırlayıp çekip gittim o evden o gün. Annem ben giderken hüngür hüngür ağlıyordu. Sonradan konuştuğumuz da Caner bana “neden bana söylemedin annen ve kız kardeşinle oynadığınız oyunu, katılırdım” dedi. “Ben ne bileyim?” diye de ekledi sonradan, olanlardan kendini biraz suçlu hisseder bir şekilde. O gün bir otele gittim elimde bavulumla ve otel odasında Caner’le mesajlaşırken bir otelde kaldığımı söylediğim ona. Caner’e derhal beni arabasıyla gelip aldı ve annesiyle yaşadığı evlerine götürdü. O akşam orada kaldım ve hemen ertesi günü Caner’le birlikte yaşayabileceğimiz bir ev baktık. Şansımız vardı ki 1 hafta içinde istediğimiz gibi bir ev bulmuştuk ve birlikte aynı eve çıktık. Caner’le kendimize istediğimiz gibi bir ev bulduğumuz için çok mutluyduk, ikimizin birlikte yaşayacağı evimiz olmuştu artık. Resmen neredeyse içimden “iyi ki babamla kavga etmişim de beni evden atmış” diyecektim. O gün o derece mutluydum. O gün evimiz için alışveriş yaptık birlikte, istediğimiz gibi ikimizin zevkine göre evimize eşyalar aldık. Ve eve çıkmamızdan ve tabi ki de yerleşmemizden sonra yani 1 hafta sonra ailelerimizi akşam yemeğine çağırdık evimize. Caner’in annesi, benim annem ve kız kardeşim Firdevs bize yemeğe gelmişlerdi. Tabi ki de babam gelmemişti, açıkçası ne düşündüğü ve beni artık istememesi umurumda değildi. Artık konuşmuyorduk babamla ve annemle Firdevs’te hiç lafını açmadılar babamın bana o akşam. Tam iki aileyi birden konuk etmiş yeni evimizde yemek yerken, birden annemin telefonu çaldı. Arayan annemlerin evindeki alt komşuydu. Annem telefonu açıp onların evlerinin altındaki komşu Müzeyyen teyzeyle konuşurken yavaş yavaş yüzü panik olmuş şeklini alıyordu. Telefonu kapattığında ise telefonda Müzeyyen teyzenin üst kattan yani bizim evden yere ağır bir şey düştüğünü ve yoğun bir gümbürtü sesinin aşağıya onun evine geldiğini söyledi. Bizde masadaki herkes şaşırmıştık ne olabilir diye ve Müzeyyen teyze hatta yukarıya bizim eve çıkmış, kapıyı çalmış ve kapıyı açan olmamış, halbuki babam evdeymiş. Apar topar Firdevs’le annem kalkıp eve gittiler ve çok geçmeden annem bana telefon etti. Babam kalp krizi geçirmiş evde yalnızken ve yere düşüp o şekilde kalarak ölmüş. Her iki aile bu sefer de ertesi günü cenaze için bir araya toplanmıştı. Ben ise hiçbir şey hissetmiyordum. Babama karşı o kadar çok öfke doluydum ki, içimden bir “iyi oldu” demediğim kalmıştı, belki de onu bile demiştim içimden sessizce. Cenazede sürekli Caner yanımdaydı ve hiç yalnız bırakmadı beni. Annemle Firdevs ağlarlarken ben ise hiçbir şey hissetmiyor öyle duruyordum bir yabancının cenazesinde gibi. Babamla dargındık ve babam, biz dargınken öldü. Ve bundan da hiç pişman olmadım, ya da vicdan azabı, suçluluk hiç hissetmedim. Hala da hissetmiyorum. Çünkü o tartışmanın suçlusu ben değildim, oydu. Babamın cenazesinin üzerinden bir sene geçti ve biz Caner’le Ziya Bey’in kliniğinde Caner’in vücuduna o ilacı enjekte ettirmiştik. Ben deli gibi büyük kaygılar içindeyken Caner büyük ısrarlar sayesinde kendi isteğiyle Ziya Bey’in kliğinde sedyeye yatmış ve Ziya Bey’de onun kolundan damarına o ilacı enjekte etmişti. O anda ilaç Caner’in vücuduna tamamen girip dağıldığında ve Ziya Bey Caner’in damarına batırdığı iğneyi geri çektiği anda, Caner’in yüz ifadesinde hoş olmayan değişiklikler olmaya başladı, Caner’in yüzü tabir-i caizse kıpkırmızı olmuş, göz bebekleri büyümüş ve nefes almakta zorlanmaya başlamıştı. O anda zaten kaygıları üst safhada olan ben daha çok delirmiştim Caner’i öyle görünce! Resmen çıldırmış, Ziya Bey’den onu kurtarması için ona bağırıyordum. Bir yandan da “Caner kendine gel, iyi misin? Ne oldu? Ben demiştim sana yapmayalım diye” diyerek de Caner’e sitem ediyordum. Ama Caner artık beni duymuyordu, çünkü kendinden geçmiş gözlerini kapatmıştı.
Devamı 27 Mayıs Çarşamba yayında!
YAZAN: Ali SİNOP
Büyük yalanlar ve sırlar… Sürükleyici bir macera! 70’lerin İstanbul’un da geçen bu hikaye çok yakında Just Gay’de yayında!


